Yaşadığım En Sıcak Kış Mevsimi...
Dr. Ömer Faruk Başgün
Bu kış benim için her anlamda oldukça sıcak başladı. Çünkü aralık ayında kutsal beldelere umre ziyareti için gittim. Aralık ayında umreye gittiğimi söylediğimde hâlâ “Soğuk değil miydi?” diye soranlar oluyor. Oysa Mekke ve Medine, bulundukları coğrafya gereği yılın hiçbir döneminde gerçek anlamda soğuk şehirler değildir. Asıl değişen hava değil, insanın içidir. Bu topraklara ayak basan herkes, kısa sürede bunu fark eder. Yani havanın kaç derece olduğundan ziyade orada ki manevi iklim insanın içini daha önce hiç yaşamadığı bir biçimde büyük bir sıcaklıkla doldurur.
Mekke, ilk anda kalabalığıyla ve temposuyla insanı şaşırtır. Büyük yapılar, bitmeyen bir hareket, hiç eksilmeyen bir insan akışı… Fakat bu yoğunluk, Mescid-i Haram’a girildiği an bambaşka bir düzene dönüşür. Kâbe’yi ilk gördüğünüzde şehir geri çekilir, kalabalık susar. Göz, kalp ve niyet tek bir noktada toplanır. Dünyanın dört bir yanından gelen insanlar, hiçbir ortak dili paylaşmasalar bile aynı yöne dönmenin huzurunda birleşir. Her milletin kendi dilinde ettiği dualar bir araya gelerek semaya yükselir.
Mescid-i Haram dışında ise şehir oldukça sadedir. Mekke; çöl ve vadi karakterli bir coğrafyadadır. Mekke’de akarsular, göller, ormanlar ve şelaleler yoktur. Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim’in bu beldeyi tarif biçimi ilginç bir şekilde çok isabetlidir ve günümüzde de geçerlidir:
“Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını, senin kutsal evinin (Kâbe’nin) yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, onları ürünlerden rızıklandır, umulur ki şükrederler” (İbrahim, 37).
Mekke de dolaştığımda çoğu bölgede boş alanlarda ot dahi bitmediğini hayretler içinde fark ettim. Yani gerçekten de anlatıldığı gibi ekin bitmez bir vadideydim. Bilimsel açıdan kent incelenecek olursa Mekke, tarıma elverişli bir coğrafyada değildir, yağış azdır, toprak serttir, vadi yapısı ve iklim şartları ekin yetişmesine uygun değildir. Ancak bu fiziki zorluklar, Mekke’nin değerini azaltmamış; aksine bu beldeyi tamamen Allah’a yönelişin merkezi hâline getirmiştir. Mekke’ye giden bir insan bu açıdan kente baktığı zaman mütevazılığı, sadeliği, sessizliği ve vakarı fark eder. Mescid-i Haram ise yalnızca bir ibadet mekânı değil, aynı zamanda insanın kendini yeniden konumlandırdığı bir yerdir. Tavaf sırasında herkes eşittir. İhram, insanın üzerindeki bütün sıfatları söker alır. Kimse kimseye üstün değildir. Bu yüzden Mekke, insanı ezmez; insana haddini hatırlatır.
Medine’ye geçildiğinde ise yoğunluk yerini sakinliğe bırakır. Şehir daha sessiz, insanlar daha yavaştır. Mescid-i Nebevî’ye girildiğinde kalp kendiliğinden yumuşar. Burada acele edilmez, sesler kısılır, adımlar ağırlaşır. Peygamber Efendimiz’in huzurunda olmanın verdiği edep, kalabalığın içinde bile hissedilir. Ravza’ya yaklaşıldıkça insanın kendi iç sesi daha net duyulur.
Umre yolculuğu, bu iki şehir arasında insanın kendiyle yaptığı bir yolculuk gibidir. Mekke yönü gösterir, Medine o yönde kalmayı öğretir. Biri insana teslimiyeti hatırlatır, diğeri o teslimiyetin ahlâkını kazandırır. Dönüşte valizlerde hurma, zemzem ve hediyeler olur elbette. Ama asıl taşınan şey, bu beldelerde kazanılan farkındalık ve maneviyattır.