Psk. İrem Aydın Güleç

Bir Çocuğu Katil Yapan Nedir?

Psk. İrem Aydın Güleç

Kahramanmaraşta okulda yaşanan olumsuz olay hepimizi derinden sarstı. Ardından sayısız yorum yapıldı, nedenler tartışıldı, sorunun kaynağı arandı. Ancak bu tartışmaların önemli bir kısmı, sorunun yüzeyinde dolaşmakla yetinildi. Oysa mesele çok daha derin, çok daha sistemik.

Şiddet içerikli oyunlar ile kitlesel saldırılar arasında doğrudan ve belirleyici bir ilişki kurmak, bizi asıl gerçeği görmekten uzaklaştırır. Evet, bu tür oyunlar öfkeyi ve agresyonu artırabilir. Ancak tek başına bir çocuğu katile dönüştürmez. Asıl sorulması gereken soru şudur: Kim bu çocuklar? Hangi ortak özellikleri taşıyorlar?

Bu çocuklar çoğu zaman zorbalığa maruz kalmış, yalnızlaşmış, duygusal olarak ihmal edilmiş bireylerdir. Şiddeti zamanla zihninde normalleştirmiş, öfkesini beslemiş, iç dünyasında defalarca aynı senaryoyu kurmuş çocuklar… Çoğu, geçmişte en az bir kez şiddet uygulamış; olay öncesinde çevresine “tuhaf” gelen davranışlar sergilemiş; hatta büyük bir kısmı planladığı eylemi bir şekilde bir başkasıyla paylaşmıştır. Şiddet onlar için sadece bir davranış değil, bir kimlik haline gelmiştir. Görülmek, fark edilmek, hatırlanmak isterler. Ve ne yazık ki bazen bunu ancak yıkım üzerinden başarabileceklerine inanırlar.

Son yaşanan olaylar da bu açıdan tehlikeli bir eşik oluşturur. Bu tür eylemler, böyle bir eğilimi olmayan biri için sadece korkutucudur. Ancak zihninde bu düşünceleri zaten büyüten bir çocuk için, adeta bir “tetikleyici” olabilir. İçinde biriken öfke, kendine bir çıkış yolu bulur.

Yaklaşık 10 yıl kapalı cezaevinde psikolog olarak görev yaptım ve uzmanlığımı cinayet hükümlüleri üzerine tamamladım. Elazığ Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda yürüttüğüm çalışmada, adam öldürme davranışının arka planını anlamaya çalıştım. Özellikle çocukluk çağı travmaları ile depresyon ve anksiyete semptomlarının rolünü inceledim.

Elde ettiğimiz veriler çarpıcıydı. Katılımcıların %93’ünde çocukluk döneminde ihmal ve istismar öyküsü vardı. En yaygın travma türleri ise fiziksel istismar (%98) ve fiziksel ihmal (%90) olarak öne çıkıyordu. Ayrıca bu bireylerin %40’ının ailesinde suç geçmişi bulunan başka bireyler de vardı. Yani şiddet, çoğu zaman öğrenilen ve aktarılabilen bir davranış biçimiydi.

Bugün kendi kliniğimde ergenlerle çalışmaya devam ediyorum. Özellikle oyun bağımlılığı olan gençlerle yürüttüğüm terapilerde de benzer bir tablo görüyorum. Şiddet içerikli oyunlar, uygun zemin olduğunda öfkeyi besleyebilir; ancak o zemin yoksa genellikle davranış pasif düzeyde kalır. Asıl belirleyici olan, çocuğun yaşadığı aile ortamıdır.

Dikkat çeken bir diğer nokta ise şu: Şiddetin olmadığı, daha koruyucu ailelerde büyüyen çocuklar öfkelerini içselleştirme eğilimindedir. Depresyon, kaygı bozuklukları ya da kendine zarar verme davranışları daha sık görülür. Buna karşılık fiziksel şiddet ve duygusal ihmalin yoğun olduğu ailelerde büyüyen çocuklar, öfkelerini dışa vurmayı öğrenir. Bu da zamanla başkasına zarar verme davranışlarına dönüşebilir.

Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken en kritik gerçek şudur: Çocuk tek başına değişmez. Aile değişmeden çocuk değişmez. Bu yüzden biz psikologlar yalnızca çocukla değil, aileyle birlikte çalışırız. Ancak ailedeki sorunlar devam ettiği sürece, terapi çoğu zaman eksik kalır.

Bazı durumlarda ise psikoterapi tek başına yeterli olmaz ve psikiyatrik destek gerekir. Ne yazık ki burada da ciddi bir dirençle karşılaşıyoruz. Aileler, ilaç kullanımının çocuğun geleceğini olumsuz etkileyeceğini düşünerek tedaviyi reddedebiliyor. Oysa bu, çoğu zaman doğru olmayan bir kaygıdır ve çocuğun ihtiyaç duyduğu desteği almasını engeller.

Sonuç olarak, yaşanan her trajediden sonra suçlayacak yeni bir “dış neden” aramak yerine, aynaya bakmak zorundayız. Çünkü sorun çoğu zaman ekranın içinde değil, evin içinde başlar. Ve çözüm de tam olarak orada başlamak zorundadır.

Yazarın Diğer Yazıları